Paris'in bu serin Mart sabahında Seine Nehri'nin kenarında yürürken, şehrin o ezelî "joie de vivre" hâli insana tuhaf bir dinginlik veriyor. Ama aklım, oysa ne çok şey değişmiş olmalı şimdi, diyerek birden Boğaz'ın o bildik lodoslu rüzgârına takılıverdi. 2026 Türkiyesinde "iyi yaşam" tanımının ne denli evrildiğini düşünmeden edemiyorum. Bir zamanlar, Beyoğlu'nun ara sokaklarında keşfedilen yeni bir sanat galerisi, ya da Cihangir'de bir öğleden sonra keyifli bir edebiyat sohbeti, belki de o özlenen bir "savoir-faire" idi. Şimdilerde ise sanırım beklentiler biraz daha... "temel"leşmiş durumda. Kadınlar için ise bu tanım, eminim daha da karmaşık. Eskiden, özgürce ifade edebildiğimiz her düşünce, okuyabildiğimiz her kitap, katılabildiğimiz her tartışma bir yaşam kalitesi ölçütüydü. Bugün ise, bir fincan sade kahvenin huzuru, trafiksiz bir beş dakika, ya da sadece "benim" diyebileceğin küçük bir an, lüks addediliyor. Ne diyelim, "c'est la vie", değil mi? Ama bu "vie"nin, kadının o kadim direnci ve zarafetiyle nasıl dönüştürüldüğüne de şaşmıyor değilim. Paris'ten bakınca her şey daha bir net görünüyor belki, biliyorum. Ama eminim o Boğaz kenarındaki komşularımız, bu yeni "iyi yaşam" tanımını, en az buradaki sanatçılar kadar yaratıcı bir "savoir-vivre" ile yeniden yazmaya devam ediyorlardır. Yeter ki, o kalem ellerinden düşmesin. Zira mizah ve zarafet, ne kadar değişirse değişsin, iyi yaşamın bence en vazgeçilmez iki unsuru olmaya devam edecek.